ay ne yapacağız bu halkla?

Prof. Celal Şengör’ün Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde yayınlanan ve Muhteşem Yüzyıl dizisinden çıkış alan yazısına istinaden yazılmıştır:

“Memleketimde her elimi attığım yerde cehalet çirkefine
bulaşmaktan bıktım.” Demiş Celal Şengör. Valla ben de bu aşağılık kompleksli okumuş zevattan bıktım.
Bu aşağılık kompleksi ne yazık ki Osmanlı’nın Batılılaşma sevdasından sonra bizim okumuşlarımızda ortaya çıkmış bir marazi durumdur. Osmanlı bozgununun halkın bilinçaltına yerleştirdiği şey vardır bir de. Ama o biraz farklıdır. Okumuşlarınki farklı.
Okumuşların bazıları “ithal halk” isterler. Hatta “mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdik” zihniyetindedirler. Yani bu halk olmasa ülke ne güzel olacaktır. Kusura bakmasınlar ama yaşadıkları toplumun ve coğrafyanın tarihinden, iktisadı siyasisinden ve sosyolojisinden bihaberdirler. Ya da meseleye tek yanlı ve sabit fikirle yaklaşırlar.

“Atatürkçü” oldukları için çağdaş ve bilimsel modelde olduklarını sanırlar. Değildirler. Dogmatiktirler.
Koca bir imparatorluğun hakikaten “haremde zevk peşinde koşan padişahlar” yüzünden yıkıldığını düşünecek kadar cahil midirler yoksa bu ‘Yılmaz Özdil düz mantığı’ işlerine mi gelmektedir bilinmez.
Yeryüzünde var olan (istisnalarını saymazsak) ortalama ülkelerin aşağı yukarı yaşadıkları belli bir tarihsel süreç ve sosyoloji vardır. Teknolojiyi her üreten ülke bunu refah olarak halkına yay(a)mayabilir. Yükselen medeniyetler vardır. Çöken medeniyetler vardır. Parlak dönem yaşayan ülkeler vardır. Karanlık dönemler yaşayan ülkeler vardır.

İmparatorlukların hem kendine özgü hem de diğer imparatorluklarla benzeşen yükseliş ve yıkılma süreçleri vardır.
Bilimsel açıdan geri kalmışlık, toprak kaybetme, toplumsal yozlaşma ve benzeri unsurlar tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerdir ve sadece bizim tarihimize özgü değildir.
Bir ülkenin vatandaşlarının tamamının entelektüel olması tarih, sosyoloji, bilim ve iktisattan anlaması mümkün değildir. Böyle bir toplum yoktur. Ne Doğu’da ne Batı’da.
Bahsedilen şey bir televizyon dizisidir. Elin oğlu Tudor’s’u yapar. Bizimkiler de bunu. Bu bir ticarettir. Toplumsal yozlaşma eleştirisi yapılabilir ama toptan bir “bizim halkımızla bir halt olmaz” mantığı maalesef bir bizim okumuş Monşer tayfasında vardır, bir de eski sömürge aydınlarında.
Yazıdaki her bir önermeye, teze, iddiaya karşılık vermeye çalışmanın gereği yok. Böyle bir durum “AKP yandaşı, Liboş” olmakla itham edilme tehlikesi doğuruyor. Olsun çok önemli değil. Ahmakları kızdırmak keyifli olabilir. Ama ahmak bilim adamı olunca yorucu oluyor.
Bir sistem “eleştirilebilir.” Bu doğaldır. Ancak gidiş yolu önemlidir.
Türkiye’nin dünya ile yarışacak üniversitesi bugün yoktur yarın olur. Bu bakış açısı, sistemi düzeltmeye yönelik bir eleştirel bakış açısı değildir. Bu “sızlanmadır” Huysuz ihtiyar mızmızlığıdır. “Bizden bir bok olmaz” hastalığıdır.
Suç oranı, ahlaki erozyon ya da sosyolojik olgulara bağlı adli vakaları sadece basından elde edilen verilerle ele almak, “Bunların artışı ne zaman oldu? Bu dincilerin zamanında oldu efenim” yaklaşımı emekli kahvesinde yapılabilecek türden bir yorum olabilir ama bir bilim adamı bu eksende yazı yazıyorsa burada sorun vardır.
Bir münafık çıkıp da “Efendi 88 senedir Töre cinayeti olgusunu azaltmak üzerine ne proje üretti bu çağdaş Cümhuriyet?” derse kızarıp bozarma ihtimali vardır.
Halk o kadar cahilleşti ki (ya da cahil ki, ya da cahildi ki) söylemi gerçekten artık kabak tadı verdi. Hemen her milletin ve devletin tarihinde olan, olmuş ya da olabilecek olayları sadece bizim tarihimizde olmuş gibi gösteren bu “aşağılık kompleksli” düşünce yapısı en az bizim “cengâver atalarımız, şanlı tarihimiz” goygoyculuğu kadar saçma.
Atatürk’ü aşağılamak da, yerlere göklere sığdıramayıp “olduğundan farklı bir imge yaratmak da “rahatsızlıktır.” Atatürk çok önemli bir tarihsel şahsiyettir, ancak bu coğrafyada yaşanan süreç içinde bir bölümdür.
Yıkılmakta olan bir imparatorluktan son derece akılcı ve fırsatçı bir yöntemle bir toprak parçası kurtarmış ve eldeki olanaklarla bir “son kale” yaratmış dikkat çekici bir liderdir. Ancak Atatürk üzerinden koca bir tarih analizi yapmak ve sosyoloji oluşturmaya çalışmak biraz fazla zorlama bir “Cumhuriyetçi” aydın saplantısıdır.
Maksat gerçekten analiz yapıp çözümler üretmekse meseleye çok yönlü bakmak lazım. Yoksa “cahil halk, ahlaksız padişahlar, üç kağıtçı politikacılar, Yüce kurtarıcı Atatürk, eşsiz devrim, karşıdevrim, gemicik, takunya” anahtar sözcükleriyle bir yere varmak mümkün değil.
Bu yöntem Yılmaz Özdil’e ekmek yediren, cıvık bir hezeyan üslubu. Bir Özdil zaten yetiyor, ikincisine hiç gerek yok.

Celal Şengör’ün yazısı için

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Hem seyredin hem dinleyin-Arizona Dream/Film ve müzikleri-

Beni çok etkileyen filmlerden biri olmuştur Arizona Dream. Tabii bu filmden etkilenmemek mümkün müdür ayrı konu. Bir de bazı filmler ve müzikler belli çevrelerde çok popülerdir. Bunlardan “etkilenmedim” diyemezsiniz, ortamdan ya da klandan aforoz edilme riski vardır.

Arizona Dream de böyle filmlerdendir aslında. Ama ben kimseye yaranma gayretiyle yazmıyorum. Film de güzel müzikler de. “Entel Kuntelin her yaptığı bizdendir, beğenilir” diye bir derdim yok şükür. Kendimizi yakın hissettiğimiz fikirlere sahip sanatçıların yaptıklarını da körü körüne övmeyiz. Güzelse güzel, değilse kimse kusura bakmasın.

TV Screen – Goran Bregovic / Iggy Pop

Share
|





Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Askerin silahı olmasa “ilerici” olur mu?

Web sayfaları arasında rastgele gezinirken Nuri Yamut Paşa’nın 27 Mayıs darbesi esnasında tutuklanırken uğradığı kötü muameleyi okudum. Yavuz Donat yazmış köşesinde, meraklısı açar okur.

Eski Genel Kurmay Başkanı’na Tokat

Adına ihtilal yaptıklarını iddia ettikleri başkomutanlarının silah arkadaşını, üstelik kendilerinden rütbece yüksek bir gaziyi gözaltına alırken gösterdikleri tutum “İlerici” 27 Mayısçılar hakkında fikir verebilir.

Dönemin Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un da tutuklandığı bir harekât nasıl olur da ilerici bir ihtilal olabilir? Komutanını derdest eden asker isyancı değil de nedir?

Mesleği savaşmak yani meseleleri silahla çözmek olan yapıdan ilerici ve demokrat bir refleks beklemek nasıl bir yanılgıdır?

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum

Abdurrahman Çelebi savaşı durdurabilir mi?(14/12/2009)

Aşağıdaki yazı Derkenar’da yayımlanmak üzere yazılmıştı. Ancak editör tarafından “fazla karamsar olduğu ve meseleye yeni bir bakış açısı getirmediği” gerekçesiyle yayımlanmadı.

Yazının yazıldığı dönemdeki şartlar ve benim ruh halim göz önüne alındığında o zaman bana doğru gelmiş olsa da şimdi görüyorum ki editör haklıymış. Benim ruh halimi ayrı tutarsak memleketin bir iç savaşa sürükleneceği kaygısı fazla karamsar ve yersiz bir kaygı. Bu toprakların mayası böyle bir şeyin yaşanmasına müsaade etmeyecek kadar sağlam.

Şimdi daha farklı düşünüyorum. Ama görüşüm değişmiş olsa da yazdığım bir yazıyı silmek veya yok saymak yerine bu açıklamayla birlikte yayımlamayı uygun buldum. Belki de bu haliyle bir faydası olur.

Bir memleketin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri savaştır herhalde. Hele de bu savaş o memleketin kendi halkı ya da halkları arasında yaşanıyorsa bu en fenasıdır. Aklı başında kimselerin, dillendirmekten hatta düşünmekten bile imtina edecekleri Türk ve Kürt savaşı kâbusuna hiç olmadığımız kadar yakınız belki de.

Kimselere söz söyletmediğimiz ve üzerine titrediğimiz cumhuriyetimizin hataları ve eksikleri ortaya çıktıkça aklın ve sağduyunun icap ettirdiği şekilde bunları sorgulamak ve meydana gelecek olumsuzluklardan kurtulmak yerine, lüzumsuz bir hırçınlıkla yeni çıkmazlar yaratıyor, yaratılmasına fırsat veriyoruz.

Kabahatli yalnızca biz miyiz peki? Asli görevi vatandaşlarını rahat ettirmek ve yaşatmak olan devletimizin seksen altı senelik uygulamalarında hiç mi kusur yok? Uygulamalar çok yerinde ve doğru idiyse başımıza bir kara bulut gibi çöken bu kâbus neyin eseri? Düzen, istikrar ve otorite timsali bir sistemin karşısında 25 yıldır silâhlı bir mücadeleyi ısrarla sürdüren bir yapılanmayı sadece “dış mihraklar” kavramıyla açıklamaya çalışmak kolaycılık olmuyor mu artık? Karşımızdaki yapılanmanın ne yapmaya çalıştığını ve ne istediğini anlamaya çalışmak için yüzyılların getirdiği koca bir “devlet geleneği” oluşmamış mıdır hâla yönetenlerimiz katında?

Bu meselenin başımıza böylesine belâ açacağı ve silâhla çözülemeyeceği aşikâr değil miydi? Ya bir gün gelip tüm bunları çözebilmenin en mantıklı yolunun “konuşmak” olacağı? Öte yandan, bugün bu sorunun çözülebilmesi için devletin karşısında, aklı başında ve geniş kesimlerce kabul görecek kişi ya da kişiler yerine, adını anmaktan kaçındığımız malum şahsın olmasının kabahatlisi de herhalde bizler değiliz.

Yıllarca sürdürülen inatçı, hırslı ve nefrete zemin hazırlamaktan kaçınmayan bir “görmezden gelme” ve “reddetme” politikasının bizi getirdiği nokta ne yazık ki bu. Ne ekersen onu biçiyorsun. Ancak bu gerçekliğin bedelini gencecik ve günahsız köylü çocukları ödüyor. Vurularak, yanarak, parçalanarak, hapislerde sürünerek hem de. Tüm bu acılar ve kan kimlere yeterli gelmiyor da daha fazlası sokaklara taşınmak isteniyor?

Ömrümün geri kalanı, bugüne kadar yaşadığımdan daha fazla olmayacak sanırım. Dünyanın en güzel coğrafyalarından birinde düşe kalka ve çok da “oh” diyemeden yaşamakta olan bir insan olarak artık bıktım. Bunca zorluğun üstüne bir de iç savaş ihtimali düşünmek benim için bile fazla. Bir takım karanlık adamların rafine zevk denilen lüzumsuz açlıkları ve iktidar hırsları tatmin edilecek, evlâtları, en az onlar kadar kıymetli köylü çocuklarının karşısında hayata bir sıfır önde başlayacak, emirlerine amade bir dünyayı önlerinde hazır bulacak ve bu memleketin müstakbel efendileri olacak diye bir de bu pis savaşın sokaklara taşınmasına tahammül edemeyeceğim.

İmralı’daki hücresinin santim bazında küçülmesi neticesinde stres yaşayan ve bunalan o adamı içime hiç mi hiç sindiremiyorum. Sergilediği tutarsızlıklar, bana fena halde badem bıyıklı bir tarihsel şahsîyeti hatırlatan el kol hareketleri, “önderlik” olarak itimat telkin etmeyen duruşu ve şaibeli bir “temsilci” sıfatıyla bu adam son çaremiz mi olmalıydı? Ne yazık.

Belki ben yanılıyorum, kıt bilgimle yanlış değerlendiriyorum hadiseleri. Bu işleri benden çok daha iyi bilen, eğitimi ve tecrübesi bu tip meselelerle mücadele etmek ve bunları çözmek olan asker ve sivil kadrolar tarafından yönetiliyoruz ne zamandır. Elbet bir bildikleri vardır.

Hayatın zaten var olan zorlukları ve dertleriyle uğraşmanın yanı sıra bir de kardeş kardeşe boğazlaşma ihtimalinden fena halde korkan sade bir vatandaş olarak “Akan kanı durdurmak, bu belâyı def etmek için gerekirse şeytanla bile konuşurum” diyebilecek güçlü, cesur ve basiretli bir duruş görmek istiyorum artık.

Umalım da büyüklerimiz muhatap alınabilecek potansiyel temsilcileri pervasızca tırpanlarken gün gelip de “şeytan”la masaya oturmak zorunda kalabileceklerini öngörmüş ve buna hazırlık yapmış olsunlar.

*Ata sözü. “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.”

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Aman ne komik!(14/10/2008)

Usta Çetin Altan’ın köşesinden…

İngiltere’de bir Türk mahallesi. Yıllar önce gelen Türkler, kendi düzenlerini oluşturmuşlar. Kasap, manav, bakkal kısaca herkes Türk. Türkçe’den başka dil konuşulmuyor. Mahallenin bakkalına bir İngiliz müşteri geliyor günlerden bir gün. Geldiğinden beri mahalleden dışarı çıkmamış çırak, ustasına sesleniyor:

Salih Abi bakıvecen mi, turistin biri geldi!

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Marmaris’ ten İzlenimler 1-Marmaris Artık Büyükşehir(14/10/2008)

Marmaris macerası başladı. Sizlere “ben kimim” bölümünde özellikle ege kıyılarında yaşamak istediğimden söz etmiştim. Ancak bunun tabi ki koşulları var. Şimdilik bu koşullardan bazıları gerçekleşmiş durumda. Umuyorum zaman içinde diğerleri de gerçekleşir.

Parmaklarım klavyenin tuşlarında gezinmeye başladığında dışarıda harika bir yaz sonu havası vardı. Film karelerinden çıkmış gibi enstantaneler ve harika detaylar çevrede. Belki bugüne kadar hiç duymadığım kuşların cıvıltıları, uzakta bir yerde benim karga sandığım ama köylülerin kurbağa sesi olduğunu iddia ettiği garip ses. Sanırım yağmur habercisiymiş. Göreceğiz bakalım hangisi doğru. Ekim ayının ortalarına geldiğimiz şu günlerde hala kısa kollularla gezmek harika bir duygu. İnsan çevre ve iklim koşullarını değerlendirmesin mi? Muhtemelen ben bu satırları yazarken Ankara’ da bacalardan dumanlar tütüyordu….

Marmaris hacim olarak büyük bir şehir artık. Yazın büyük bir şehirden hiç farkı kalmıyor özellikle. Ancak toplumsal ve kültürel yapı olarak ne yazık ki hala bir kasaba. Gürültü, trafik, kalabalık tıpkı bir şehir gibi. Ancak yazın binlerce yeni liranın döndüğü bu şehirde ne yazık ki doğru dürüst bir kitabevi yok. D&R mağazası da geçenlerde kapanmış. Adam gibi bir DVD almak isterseniz istikamet klavyenin başı: www.ideefixe.com.

Batıda kapitalizmin gelişme şeması üç aşağı beş yukarı aynıdır. Para kazandıkça harcamaya başlarsın. Lüks tüketim ve israf gibi yan etkilerle beraber bu durumun en güzel yanı yaşam kalitesinin ve estetik zevklerin artmasıdır. Kitap alırsın, müzik dinleme zevklerin gelişir farklılaşır, sanatın çeşitli alanlarına ilgi duymaya başlarsın, hobiler edinirsin, gezme ve farklı kültürleri tanıma, gezme ihtiyacı hissedersin.

Ne yazık ki Marmaris’te durum böyle değil. İstisnai durumlar olmakla birlikte ne yazık ki burada otel sahipleri başka bir otelde konaklamış, tekne sahipleri başka bir deniz yolculuğu yapmış, lokanta sahipleri başka bir lokanta da yemek yemiş değil. Butik otel işletiyorum diyen Marmarisli, örneğin Venedik’ te bir butik otelde kalmış değil.(sakın maddi külfet demeyin, emekliler bile turlarla geziyor oraları, turizmciyim diyen adam için para değil Venedik seyahati.).En aşağı 200 lira hesap ödeyeceğiniz bir lokantanın sahiplerinden, boğazda balık yememiş olan var.

Yazın akıllara ziyan mesai anlayışı ve curcuna içinde herkes turizmden nasiplenmeye çalışıyor. O dönemde selamınızı bile göremeyecek şekilde para peşinde koşturanlar kışın zombiye dönüşüyor. Alkol tüketimi ve kahvehane turları başlıyor. Herkesin ortak şikayeti işlerin hep kötü gitmesi ve zamansızlık. Bunlar kötü bahaneler tabi ki. Mesele Marmaris’ in ani büyümesi.(Doğrusunu isterseniz bu Marmaris’ e özgü değil aslında. Türkiye’nin 80′lerden sonraki baş döndürücü değişiminin Marmaris ayağı.)

Yalnız Marmaris (ve benzeri yerler) için endişe verici olan, paranın süratle büyümesinin yanında, parayı kaliteli harcayabilme davranışının eşzamanlı gelişememesi. Elbette normal şartlarda bu, zaman meselesi. Ama insan şundan da korkuyor. Kömür zaman içinde değişerek elmas olabilir. Ama bir mermer bloğu, ne kadar zaman geçerse geçsin, asla elmas olamayacaktır.

Kendilerine bahşedilmiş asıl güzelliklerin farkında olmayan ve nasıl harcayacağını bilmediği paranın peşinde ömrünü tüketen Marmarisli, kısıtlı olanaklarla da olsa, kaliteli yaşamaya çalışan büyükşehir kaçkınlarına dudak büküp küçük göreceği yerde, biraz faydalanmaya çalışsa daha iyi olacak belki de.

(Bakın biz karga diye inat ediyor muyuz, hava kapatıyor yağmur gelebilir, demek ki o ses kurbağadan geliyormuş, kabul.)

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Hıyar tuz ilişkisi ve Lütfen okuyun mailleri(23/09/2008)

Geçen gün posta kutuma bir mail düştü. Benzerleri size de gelmiştir muhakkak. Hani şu aman dikkat! Çok önemli! Lütfen okuyun türündeki maillerden biri.

Özetle dihidrojen monoksit” adlı kimyasal bir maddeden ve bunun insan ve çevre sağlığına olumsuz etkilerinden bahsediliyordu. Üstelik yazı bilimsel bir makaleyi referans alıyordu. Buna göre:

“Bu konuda ödüllü bir araştırmayı sonuçlandıran ABD’li bir bilim adamı, Nathan Zohner, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 86′sının dHmO’nun yasaklanması gerektiğini desteklediğini tespit etmiştir. Zohner, halkın, dHmO hakkında kendilerine bilgi aktaran kaynaklara daha eleştirel bakması gerektiğini, ancak bu yapılırsa kendi araştırması benzeri araştırmalara ilerde gerek kalmayacağını düşündüğünü ifade etmiştir.
Benzer bir çalışma yapan Patrick K. McCluskey ve Matthew Kulick gibi diğer ABD’li araştırmacılar da, katılanlardan elde ettikleri sonuca bakarak, ABD halkının yaklaşık yüzde 90′ının dHmO’nun derhal yasaklanması görüşünü desteklediğini kanıtlamışlardır.” deniyordu.

“Dihidrojen monoksit” adlı bu kimyasal madde çok az miktarlarda da olsa, teneffüs edilirse (akciğerlere giderse) öldürücüydü. Katı haldeyken uzun süreli temaslarda, hücre dokularını öldürüyor, yoğun miktarlarda sindirim sistemine alınması halinde öldürücü olmasa bile, son derece rahatsız edici sonuçlara yol açıyordu. Asit yağmurunun en önemli bileşenlerinin başında gelmekteydi.

Gaz halindeyken ölümcüllüğe varan yanıklara yol açıyordu. Toprak erozyonunun temel unsurlarından birisiydi ve birçok metalin paslanmasında ve oksitlenmesinde temel etkenler arasındaydı. Elektrik devrelerinde bulunması halinde kısa devrelere ve yangınlara yol açıyor.

Ortamda bulunması halinde araçların frenleme verimliliğini düşürüyordu. Kanser-öncesi tümör ve lezyonlu hücre biyopsilerinde bulunuyor, hidrolojik ve hidrojeolojik ortamlarda geçekleşen depremler ile  tayfun, hortum, tufan vb. meteorolojik oluşumlar sonucunda karada yaşayan canlıların ölümüne yol açıyor, oşinografik termal varyasyonlarla bir arada incelendiğinde dünya ikliminde ortaya çıkan değişikliklerin temel sorumlularından birisi olarak görülüyordu.
“Dihidrojen monoksit” adlı bu kimyasalın bulunmadığı yer yok gibiydi. Nerelerde mi kullanılıyordu?

“Sanayide çözücü ve soğutucu olarak.  Nükleer ve konvansiyonel enerji santrallerinde. Eski model sualtı araçlarının ivmelenmesi amacıyla Deniz Kuvvetlerinde. Performans arttırıcılığı yüzünden atletler, koşucular tarafından. Strafor vb gibi sentetik dolgu ve izolasyon maddelerinde. Biyolojik ve kimyasal silahların üretiminde. Yangın durdurma ve söndürme tüplerinde, sprey ve püskürteçlerinde. Kürtaj polikliniklerinde. Yehova Şahitleri dâhil olmak üzere, birçok kült ve dinsel ayinler sırasında veya öncesinde, hatta sonrasında da. El yapımı bombaların temel girdilerinden birisi olarak.

Hidrokarbon yakan fırınların ve klima cihazlarının çıktılarında Aczimendi, Hizbultahrir, Hizbullah, PKK, TIKKO/TKP-ML vb. çeşitli bölücü örgütlerin toplantı ve yürüyüşlerinde. Sübyancılar ve porno müdavimleri tarafından (kullanış şekil ve amaçlarının ne olduğunu siz düşünün artık) Gay, lezbiyen, homoseksüellerin kulüplerinde, toplantı ve alemlerinde. Nazi toplama kamplarında, Guantanamo’da, Afganistan vb ülkelerin hapishanelerinde.

İkinci Dünya Savaşında Japon ve Çin’deki bir çok savaş esiri kampında işkence malzemesi olarak. Etnik temizlik amacıyla Slobodan Miloşeviç’in Sırp ordusunda. Çok sayıda terörist örgütte. Kamuya açık yüzme havuzlarında kimyasal dengeleyici olarak. Bilgisayar sistemlerine virüs vb. şeyler yazan hacker’ler tarafından.

Hayvanlar üzerinde ölümcül deneyler yapan laboratuarlarda. Haşere (böcek) öldürücülerin üretim ve dağıtımında.”
Gördüğünüz gibi “Dihidrojen monoksit” hayatın her alanına sızmış tehlikeli ve sinsi bir düşmandı. Peki, kullanıldığı yerler bununla mı sınırlıydı? Hayır. “Dihidrojen monoksit” ayrıca;

“Bebek mamaları, bebek formülleri, hazır çorbalar, meşrubatlar ve hatta tamamen doğal olduğu iddia edilen meyve suları gibi gıda maddeleri, öksürük şurubu vb. sıvı ilaçlar, mutfak, bulaşık ve fırın temizleyici sıvılar ve spreyler, şampuanlar, traş köpük ve kremleri, deodorantlar ve diğer banyo ürünleri, çocuklar için satılan köpüklü banyo ürünleri, koruyuculuk ve raf ömrünü artırması sebebiyle, taze meyva ve sebzeler, rakı, şarap ve bira gibi keyif verici alkollü içkiler, lüks ve pahalı oteller, lokantalar vb kamuya açık yerlerde servis edilen kahve, çay gibi içecekler, gezegen ve yıldız bulmak hedefi kapsamındaki NASA araştırmalarında da kullanıyordu.”
Ayrıca tüyler ürperten tespitlerden biri de şuydu: “Dihidrojen monoksit”
gıda ve zirai kullanımda kirlilik giderici (decontaminant) amaçla kullanılmaktaydı. Kirlilik giderici amaçla dHmO kullanıldığında, ne kadar titizlikle yıkanırsa yıkansın, dHmO’nun izlerinin gıdalarda yine de kaldığını araştırmalar göstermişti.”

İnsanın kanını donduracak iddialar ve tespitler. Ve daha da korkuncu hepsi gerçek! Nasıl bir tehlike altında olduğumuzu düşünebiliyor musunuz? Sanırım siz de böyle bir mail alsanız mümkün olduğunca çok kişiyi uyarmaya çalışırsınız.
Peki , şimdi sıkı durun; bu araştırmayı yapan ve bilim adamı olduğu söylenen Nathan Zohner’in aslında 14 yaşında bir lise öğrencisi olduğunu söylesem ne düşünürsünüz?

Peki yazdıklarının hepsinin doğru olduğunu gerçekten de böyle bir maddenin var olduğunu söylesem! Durun hemen endişeye kapılmayın. Sizlere bu maddenin bir adı daha olduğunu ve bunu ilkokul öğrencilerinin bile bildiğini söylesem!

“Dihidrojen monoksit” adlı bu kimyasalın yaygın ve daha popüler ismi: H2O! Evet, yanlış okumadınız.H2O, yani bildiğimiz su!(Bu bilgi ışığında yazıyı tekrar okursanız çok eğlendirici gelecektir.)

Aslında bu yazı  ilk olarak İnternetin ilk çıktığı yıllarda mail yoluyla yayılmış ve ortalığı birbirine katmıştı. “Dihidrojen monoksit” in yasaklanması için imza kampanyaları açıldı, sivil toplum örgütleri kuruldu. Binlerce kişi imzalarıyla kampanyaya destek oldu.
Sonra bunun, bir sosyal psikoloji deneyi olduğu ortaya çıktı. Birkaç üniversite öğrencisi tarafından  insanların sürü psikolojisi ile bilimsel kılıf uydurulmuş yalanlara ya da anlamadıkları  olgulara karşı tepkilerini ölçmek için hazırlanan çalışma, amacına ulaşmıştı.(Hala nette bu yazıyı sitesine alanlar ve insanları uyarmaya çalışanlar mevcut.)
Bugün de benzer olaylar karşısındaki davranışlara ve tutumlara Zohnerizm adı veriliyor. Zohner olayı, internet başta olmak üzere medyanın kitleler üzerinde nasıl etki yaratabileceğinin, nasıl, yönlendirmeler, korkular, yanlış bilgilendirmeler oluşturabileceğinin en güzel kanıtı. Zaman zaman sizlere de benzer mailler gelmiştir. Hatırlarsınız, bir ara Danone ve Polonez firmalarıyla ilgili mailler dolaşıyordu.

İnternet çok büyük bir bilgi ve belge kaynağı olmakla beraber bazı basit kuralları unutmamakta fayda var.
Her bilgi doğru ve kesin olmayabilir. Özellikle İnternet kanalıyla yayılan benzeri maillere karşı tedbirli olun. Farklı kanallardan kontrol edin. Unutmayın ki çağlar boyunca benzer yönlendirmeler ve yanlış bilgilendirmeler bazen felaketlere yol açmıştır.
Dilimizde Zohnerizmi tarif eden, tabiri caizse cuk oturan bir deyim vardır bilir misiniz ?

“Şeyim hıyar diyene bir avuç tuzla gitmek” diye. Siz siz olun, tuzu avucunuza almadan önce bir kez daha düşünün. Hıyar olduğu iddia edilen şey aslında hıyar olmayabilir.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Dağlar çağırdı, yollar çağırdı…(02/01/2007)

18 Aralık sabahı güneşin ilk ışıkları henüz kendini göstermemişken yola koyuldum. Daha  dört ay evvel orada olduğum halde, yollar ve dağlar beni çağırınca dayanamamıştım. Bu arada amansız bir gerçeğin daha farkına vardım ki daha önce yılda bir ya da iki kez gerçekleştirdiğim kaçamaklar artık yetmemeye başladı. Yazın üzerinden henüz çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen kendimi gene yollarda bulmuştum işte.

Bu sefer yalnızdım. Ama yanımda sürekli ekipmanlarımdan MP3 çalarım, haritam, termosum ve yeteri miktarda sandviç, hazır çay ve kahvem vardı… Aracın radyatör termostatı kalorifer ısısının yeterli miktarda yükselmesine müsaade etmediği için araç buzdolabına gerek duymamıştım. Bu yüzden de Afyon’u geçinceye kadar oldukça serin bir yolculuk oldu.
Otomobillerini kendileri sanan  ya da kendilerini otomobil sanan hızlıların olanak verdiği ölçüde güvenli sürüş gerçekleştirmeye çalışarak Denizli’yi geride bıraktığımda moralim iyice düzelmeye başladı. Honaz  ormanlarının görsel güzelliği eşliğinde yol alarak Tavas-Kale yoluna girdiğimde artık önümde Boynuzcuk ve Tokuş Geçitleri kalmıştı.

Yıllar önce bu yollar ilk açıldığında ailecek yaşadığımız maceraları hatırlayarak geride bıraktım Yılanlı Mevkii’ni.
Muğla’dan sonra Sakar’ı tırmanmaya başladım. İnişe geçtiğimde, bölgede kullanılan deyimin de anlamını çözmeye başlamıştım sanırım. Sakar’dan aşağı akıllı adam inmez derler oralarda. Bana kalırsa insanların aklını başından alan Gökova’nın muazzam görüntüsü.
Gökova’ dan sonra nemli ve puslu hava eşliğinde yolları aşıp hedefime vardığımda hava iyice kararmıştı ve çıkış noktamdan ayrılalı tam 12 saat olmuştu.

Bacalardan, sobalarda yanan odunların cinsine göre rayihaların yayıldığı dumanlı bir akşamda, ev sahibimin bahçe içindeki şirin evine girdim. Önce karanfil kokulu birkaç bardak demli çay ile kulaklarımdaki uğultunun silinmesini ve keyifli yorgunluğumun biraz olsun dinmesini bekledim. Akşam yemeği ise muhteşemdi .Bahçedeki limonlarla tatlandırılmış nefis  çoban salata ,kuru fasulye ve zeytinyağlı lahana sarması eşliğinde ihtiyar delikanlı ev sahibimin yaptığı yeni mahsul kırmızı şarap. Ev sahibimin tamamen doğal metodlarla yaptığı ve hariçten alkol katmadığı bu şarap anlatmayla anlaşılmaz. İçmek lazım. Ben bu şaraptan her yudum alışımda zamanda yolculuk yaparım. Sanırım şarabı ilk kez yapıp tadına bakan atalarımız da böyle bir tad hissediyorlardı. Akşam yemeğinden sonra soba başında ateşin çıtırtıları ve Safiye Ayla eşliğinde keyifli bir sohbetin ardından kendimi yatağa bıraktım. Oralarda gecenin sessizliği o kadar etkilidir ki neredeyse damarlarınızda akan kanın sesini duyarsınız. Dolayısıyla fazla bir şey düşünmeye fırsatım olmadan uykuya daldım.

Ertesi sabah bir horoz ordusunun kalk borusuyla uyandım. Ev sahibimin geçen ilkbaharda aldığı bir horoz ve iki tavuk, yaklaşık 30 kanatlıdan oluşan bir orduya dönüşmüştü ve sanırım bunlardan beş ya da altısı horozdu. Daha sonraki günlerde bunların sabaha karşı 4:30 dan itibaren ötmeye başladıklarını öğrendim. Sanırım ben o yorgunlukla ancak sabah 8:30 seansını yakalamıştım ilk gün. Zaten horozlar, cinsleri gereği sanırım, gün boyu öttüklerinden ikinci sabahtan itibaren alıştım. Sabah 4:30 dan itibaren öten horoz fikri size çok cazip gelmeyebilir. Ancak oraları kış mevsiminde görseniz, o atmosferi yaşasanız horoz ötüşlerinin ortamı tamamlayan bir unsur olduğunu anlar ve rahatsızlık duymazsınız. Hatta keşke şimdi orada olsam da horozlar ötse dersiniz. Korna sesi mi horoz ötüşü mü siz karar verin.
Kış güneşinin bu kadar yakıcı bu kadar ısıtıcı olabileceği kaç yer daha vardır bu yarımkürede acaba. Bahçedeki ağaçlardan birkaç mandalina kopardım ve bir yandan yerken bir yandan fotoğraf çektim. Nasıl yaptığımı sormayın. Ben de bilmiyorum. Ama mandalinaların kokusu hala avuçlarımda.

Orada geçen sınırlı sayıdaki günlerde aşağı yukarı bu faaliyetlerde bulundum. Bir kaç gün dost ziyaretlerine ayırdım. Bir kaç gün ise çevreyi gezdim daha önce hiç görmemişim gibi coşkuyla. Akşamları nefis zeytinyağlılar eşliğinde bir kaç bardak şarap ya da rakı, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Emel Sayın, Zeki Müren, Münip Utandı, semailer, sirtolar, longalar, mis gibi bir hava, gece kesin sessizlik. Gündüzleri ise güneşlenme, kedilerle oyun, bol bol c vitamini.

Tabiat ana o kadar cömert davranmış ki oralara insan kıskanıyor. Ama tabiatın bu denli muhteşem olduğu bir yerde insan malzemesinin bu derece kısır bu derce zayıf olması büyük bir üzüntü kaynağı benim için. Bencileyin insanlıktan kalan bir ufak kırıntı peşinde koşanlar için bazen tam bir hayal kırıklığı olabiliyor bölge insanı. Tamam, metropollerde değerlerin çoktan kaybedilmesini anlıyoruz. Parayla yatıp parayla kalkılmasını, orman kanunlarını anlıyoruz bir yere kadar. Ama insan hiç değilse oralarda biraz daha naif ilişkiler, biraz daha az para konusu, biraz daha insanlık arıyor. Heyhat insanlığı bulmak ne mümkün. Kim bilir nerelerde saklandı da kaldı.

Güzelim ülkenin çarpık gelişmesi oralarda da insan malzemesini büyük bir süratle bozmuş ve bozmakta. Kaldığım zaman zarfında, insanlığını kanıtlamış dostlarım haricinde ne yazık ki karşılaştığım her ademoğlundan önce para lakırdısı işittim.

Tamam yüzlerce yıllık azgelişmişliğin ve açlığın genetik kodlarına çakılı olması bu insanların belli bir noktada tüketme hırsını açıklayabilir. Ama iki katlı evi olan her köylünün kendini turizmci ilan ettiği bölgede, kendilerine hangi yollardan intikal ettiği bilinmez toprakları hoyratça tüketen, para hırsı akıllarını başlarından almış simsarlar yerine, bölgenin duruluğu, kadim geçmişiyle örtüşen vakarını taşıyan bir üretici kitle görmek istiyor insan ister istemez. İstediğiyle kalıyor ancak. Sanırım burayı terk eden insanlık bir kaç kuşak daha uğramayacak. Doğal güzellik ve tarihsel mirasın hala silinemeyen bir kaç örneğiyle yetinmek durumundasınız.
Sayılı gün geçip de istenmeyen dönüş zamanı gelinceye kadar geçen zamanda, bu bereketli toprakların koruyucusu ana tanrıçadan, ürettiği şaraplarıyla, zeytinyağıyla dünyaya nam salmış bölgenin mutlu ve paylaşımcı insanlarından bir iz bulabilmek için beyhude ümitlendim durdum.
Neredesin ey ana tanrıça, Kybele, Nana, İnnina ya da Anna, adın her ne idiyse. Gel de, barış, kardeşlik ve bolluk içinde bıraktığın topraklara sahip çık çok geç olmadan. Yoksa müteşebbis Ege Köylüsü son bir karış toprağını da satıp rakı parasına yatırmadan, son çam ağaçlarını kesmeden ve son koylara asfalt indirtmeden durmayacak.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Dinleyin-Sümer Ezgü-Ege,Toros,Yörük,Türkmen Türküleri(02/01/2008)

Sümer Ezgü’ü az çok tanırsınız. Doğrusunu söylemek gerekirse “Anadolu’ dan Geldik” adlı güzide fiyaskosunu saymazsak ben yorumunu beğenirim. Bu albümde zevkle dinlenebilecek türküler yorumlamış. Özellikle Ege seyahatlerinde dinlemek pek keyifli oluyor. Albümdeki türküler: Yağmur Yağar, Karahisar Kalesi, Varın Söylen Urfani’ ye, Teke Zeybekleri, Çubuk Beli, Potbori, Çökertme, Emirdağı, Hey Gidinin Efesi, Kütahya’nın Pınarları, Ümmü/Gurbet Havası, Teke Zortlatmaları.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Seyredin-The Italian Job(02/01/2008)

Sanırım filmin yeniden çevrimini  hemen herkes seyretmiştir. Filmin bu ilk ve bana göre daha güzel çevriminde Michael Caine harika. Konu ikinci filmden daha farklı. İşin içine İngiliz vatanseverliği, Kraliçeye sadakat girmiş. Fazlasıyla çapkın bir Crocker karakteri var ayrıca. Filmin çarpıcı özelliklerinden biri de “Ah o yıllarda yaşasaymışım” dedirten kıyafetler ve tabi ki otomobiller.

Görüntüler muhteşem. Film boyunca hiç ceset ve kan görmemeniz de ayrı bir güzellik. İkinci versiyon kadar hızlı olmasa da ondan daha güzel bir film bence seyredin, keyif alın. Hayatta Tarkan’ın playback TRT konserinden daha güzel şeyler var, inanın.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın